Geçmişe Yolculuk: Ayı Oynatıcılar (90'lar)
Ben o yılların küçücük bir çocuğuydum. 90’lar, modern çocukluğa geçişin son perdesini araladığımız, her anı macera dolu, unutulmaz anılarla bezenmiş bir dönemdi. O zamanlar bilgisayarlar, Commodore 64’ler, Game Boy’lar, Tetris’ler ya da popüler atari oyunları henüz hayatımıza girmemişti. Çocukluğumuz, saf ve masumca yaşanan, sokaklarda, doğada geçirilen günlerle doluydu.
Sokakta, annemizin titreyen bakışlarından kaçarken üstümüzü başımızı çamurla süslediğimiz, çayırda arkadaşlarımızla top oynadığımız günleri hatırlıyorum. Çalılardan böğürtlem toplar, o morumsu-pembemsi renge bürünen ellerimizle, mahalledeki meyve ağaçlarına tırmanırdık. Bazen ağacın sahibi tarafından fark edilir, bir anda kilometrelerce kaçmak zorunda kalırdık; bazen de yakalanmadan midemizi tıka basa şişiren o tatlı kaçamaklar yapardık.
Park halindeki arabaların şoför camından dışarı bakıp “En fazla kaç km’yi görebiliriz?” diye yarıştığımız, 180 ya da 200 ibreyi görünce arkadaşlarımıza heyecanla bağırdığımız o günler vardı. Hatta o tarz arabaları ilk gören çocuk, sanki büyük bir define bulmuşçasına övünür, diğerlerine gözdağı verirdi.
Mahalle maçlarının eksik olmadığı, abilerimizden aldığımız taktik destekleri ve babalarımızın küçük sponsor katkılarıyla, harçlıklarımızı birleştirip zar zor elde ettiğimiz top ile oynadığımız; yamalı pantolonlarımız veya eşofmanlarımızla sahada mücadele ettiğimiz o renkli günler... İşte tam da o zamanlarda, mahallede adeta bir efsane haline gelen Ayı Oynatıcılar vardı.
Ayı Oynatıcılar, mahallenin her köşesine neşe ve heyecan getiren o özel oyundu. Uzaklardan duyduğumuz tef sesine, tüm oyunlarımızı bir kenara bırakır, oynayan ayının peşine düşerdik. Ayı önde, bizler onun neşesiyle takip eder, yanında tef çalan, ayının burnuna asılı halkası, halkaya bağlı ip ve ipin ucunda hep bir çingenenin olduğu o büyülü düzeni izlerdik. Tef sesleriyle sallanan ayı, neşeyle oynadıkça biz de coşkumuzu paylaşır, çomaklarla ona “yardım etmeye” çalışırdık. Evde PS2 veya oyun oynayacak bir bilgisayar olmadığı için, çizgi film kanallarının eksikliğini, bu oyunun heyecanı ve yaratıcılığıyla unuturduk.
Çocukluk, hiçbir şeyin nasıl olacağını bilmeden, sadece yaşamanın ve eğlenmenin güzelliğini keşfettiğimiz bir dönemdi. Hasbel kader, o an ayıya bağlıydı; bir ara ayı kontrolden çıkarsa, sanki sokakta adeta minik bir kaos başlardı ve onlarca çocuk bir anda dağılıp yeni maceralara koşardı. Garip olan, aileler bile pek bir söz söylemezdi; çünkü o sokakların özgürlüğü, o oyunun neşesi içimize öyle işlemişti ki, o küçük ayılar adeta bizim de bir parçamız olmuştu.
Bu ayıcıkların en favori gösterilerinden biri de, hamamda yaşanan ve herkesin keyifle izlediği o eğlenceli anılardı. Gerçekten de, 80’lerde çocuk olmak ayrı bir güzeldi; apartmanlarda değil, sokaklarda büyüyen bizler, dışarıda özgürce oynayabiliyorduk. Şimdi ise bakıyorum da, etrafımızdaki çocuklar ya bilgisayar başında oyun oynuyor ya da DVD’de çizgi film izliyor. Peki, sokakta özgürce koşup oynayan o masum çocukluk günleri nereye gitti?
Geçmişe bir yolculuk yapmak, o günlerin sıcak anılarını hatırlamak hep yüzümüze kocaman bir gülümseme getiriyor. Her dönemin kendine özgü güzellikleri vardır ve belki de o eski günlerde yaşadığımız özgürlük, bugün kaybettiğimiz bir hazinedir. Geçmişi özlemek, geleceğe dair umutlarımızı da tazelemek demektir; çünkü eski anılar, içimizde hep saklı kalan bir neşe ve samimiyet kaynağıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum yaparak katkıda bulunabilir ve yazının daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayabilirsin.